Kısa Dönem Askerlik Üzerine
Aşağıdaki yazıyı itü sözlük 'te okudum az önce. İmla kurallarına uyulmamış, uzunca bir yazı olmasına rağmen bir solukta okudum. Yanlış değerlendirmeler de yapılmış olabilir yazıda. Hatta tümünün birden gerçeklerle hiçbir ilgisi de olmayabilir. Yer yer argo ve küfürlü ifadeler de kulanılmış. Ancak, beni rahatsız etmedi doğrusu... Eminim siz de benim gibi keyif alacaksınız okuduğunuzdan.
işte
nihayet yaş kemale erdi. lise, üniversite, yüksek lisans, doktora,
doçentlik, profesörlük derken sonunda deniz bitti. artık bir karar
vermenin zamanıdır. ya nasa'nın mars görevine gönüllü yazılıp iki yıl
daha tecil alacaksınız (ki kaç kaç nereye kadar), ya da çoğu türk
gencinin yıllardır yapmakta olduğu gibi askerlik şubesi - sınav merkezi - nizamiye algoritmasını izleyerek asker ocağının yolunu tutacaksınız. hele ki astek
olarak seçilme şanssızlığına uğramadıysanız sizden iyisi yok, tam beş
ay altı günlük temiz hava - bol(!) gıda - sağlıklı yaşam kürü sizi
bekliyor.
evet beş ay altı gün. resmi olarak askerlik süreniz tam altı ay.
ama bunun baştan on iki günü seçme ve yerleştirme işlemlerinden dolayı,
sondan (ya da ortadan) on iki günü ise izin haklarınızdan dolayı
uçuyor. bakın yirmi dört gün daha kısaldı askerlik. hadi yine iyisiniz.
iyisiniz ama, gün hesabını tam bu noktada artık bırakmanız
gerektiğini önemle hatırlatmak isterim. askerde kendinize
yapabileceğiniz en büyük kötülük gün saymaktır. bir saymaya başladınız
mı, o günler saatlere, saatler dakikalara dönüşmekte gecikmez.
"n'olacak zaman geçer" demeyin. askerlikte zamanın akışı sivil hayattan
farklıdır. dört yüz elli günden geriye sayıp son haftasına gelmiş, "abi
yedi gün geçmez, bitmez." diye kafayı çizen çok adam gördüm; bu duruma
düşmekten kaçının.
size neden poşet dendiği ile ilgili sayısız hikaye dinleyeceksiniz.
birini de ben nakledeyim. askerliği on beş ay (eskiden on sekiz ay)
yapan uzun dönemler, içi yazlık-kışlık kat kat elbise ve çeşitli ıvır
zıvır dolu boyları kadar bavullarıyla birliklerine teslim olurken, kısa
dönemler üç beş parça eşyalarını bir torbaya doldurup, ellerini
kollarını sallayarak giriyorlarmış nizamiyeden içeri; poşet lafı da
oradan kalmış.
siz yine de tansaş poşeti yerine küçük de olsa bir çantayı tercih
edin. bu çantanın içinde de bolca iç çamaşırı (yeşil) ve çorap olsun
(siyah, uzun konçlu). söz konusu giysilerin mümkün mertebe pamuklu
kumaştan olmasına dikkat edin. size askeriyeden verecekleri
çorap-çamaşır vs. hem –her gün çamaşır yıkamayı düşünmüyorsanız- asla
yetmez, hem de bunlar oldukça kötü kalite sentetik kumaşlardan mamul
olacağından, ayağınız mantardan götünüz pişikten kurtulmaz. çorap,
çamaşır, havlu (açık mavi, ciddiyim) gibi elzem malzemeler dışında
alacağınız her türlü ağırlık ise, adı üstünde, ağırlıktır.
ikinci önemli konu kişisel hijyen malzemeleridir. traş takımı, sıvı
sabun, kolonya filan alın mutlaka, ihmal etmeyin. ama fazla da
abartmayın olayı; gidip de norveçli balıkçıların kreasyonundan tam
takım tuvalet çantası derlerseniz kırık
damgası yemeniz kaçınılmaz olur, benden söylemesi. mesela arko mütevazi
ve gayet yaygın kullanılan bir markamızdır; ondan şaşmayın. bir de
“süper sağlıklı olacam” diye vitaminleri, besin desteklerini filan
doldurmayın çantaya, kapıda alıyorlar onları.
askerliğinizin ilk dört haftası, acemi birliği
denen bir ortamda, sizin gibi sudan çıkmış balık modunda gezinen
poşetlerle omuz omuza geçecek. bu arada, eğer türkiye’nin büyük bir
şehrinden gelme veya kalbur üstü eğitim kurumlarının birinden
mezunsanız, kafanızdaki üniversite mezunu profiliyle gerçeğinin ne
kadar uyumsuz olduğunu görerek şaşıracaksınız. evet, türkiye’nin kaymak
tabakası bu arkadaşlardır; alıcılarınızın ayarıyla oynamayınız.
acemilik genel olarak oyun gibi bir şeydir. bir takımınız olur ve
ördek ailesi gibi ne var ne yok beraber yaparsınız. çok abartılı bir
hata yapmadığınız sürece pek fazla üstünüze gelen olmaz. ne de olsa
henüz silaha el basıp yemin etmemişsinizdir; pek de asker
sayılmazsınız. bu ilk dört hafta sırf spor ve eğitimle geçer. zavallı
komutanlarınız aslında askerlik yaşını çoktan aşmış siz tomrukları
yontup askere benzetmek için ellerinden geleni yaparlar. ama uzun
dönemlere üç ayda ancak verilebilen eğitimi yirmi sekiz günde
sindirmeniz pek mümkün olmadığından, hiçbir zaman tam askere
benzemediğiniz gibi, kendinizi öyle hissedemezsiniz de. kıt’alarda
poşetlere belli bir şüpheyle yaklaşılmasının sebebi budur sanırım.
ordu beden eğitiminin
tüfekli ve tüfeksiz hareketleri, silah söküp takma, nişan alma ve atış,
esas durma, uygun adım yürüme ve koşma, sağa sola dönme, tekmil verme
vs. yanında vatandaşlık bilgisi ve inkılap tarihiyle ilgili de muhteşem
dersler alacak, gelibolu kahramanı seyit onbaşı’yı ilkokuldan yıllar
sonra yeniden hatırlayacak, vatanın bölünmez bütünlüğünü nasıl
koruyacağınızı bir iyice öğreneceksiniz. derslerinize güzel çalışın ki
çavuş diplomanızdaki notunuz yüksek olsun, inekler sizi.
yirmi sekiz günlük eğitimin sonunda ise yemin edecek ve ilk hafta
sonu izninize (cuma akşamından pazar akşamına kadar) çıkacaksınız. bu
izni iyi değerlendirin, çünkü epey bir süreliğine görüp göreceğiniz en
büyük (ve tek) rahatlık budur. izin bitiminde ise kuralarınız
çekilecektir. kısa dönemlerin çoğu ya kendi birliklerinde, ya da aynı garnizona
bağlı bir başka birlikte kalırlar. yani şehir değiştirme ihtimaliniz
düşük. ama askerlikte hiçbir şeyin olmadığı gibi bunun da garantisi
yoktur; kendinizi 24. mekanize piyade tugayıyla kosova yolunda
bulursanız “n’oldu?” diye bana gelmeyin, askerliğiniz çok!
nihayet kuranız da çekildi ve onbaşı rütbesiyle usta birliğinize katılıyorsunuz, ve işte tsk’dan
hayatın acımasız gerçekleri de burada başlıyor. usta birliğinde ilk
günler, “ağaç yaşken ezilir” hesabı, bölük komutanından tutun da
çamaşırhane sorumlusu ere kadar herkes sizi gücü nispetinde ezmeye
çalışacaktır. burada ne kolunuzdaki onbaşı rütbesi, ne tahsiliniz, ne
de yaşınız işe yarar. en pis işler, bitmek tükenmek bilmez angaryalar
hep sizindir. durun hemen ümitsizliğe kapılmayın, daha güzeli de var:
birkaç gün sonra atış talimine gidecek ve ardından silahlı nöbet
tutmaya başlayacaksınız. artık sabah 06.00 - gece 11.00 oradan oraya
koşturduktan sonra bir de 01.00-03.00 ve 05.00-07.00 nöbetlerini
tutmaya, zombi gibi ortalarda dolanıp bulduğunuz her fırsatta, ayakta
da olsa uyumaya hazır olmalısınız.
fazla endişeye gerek yok, zor günler elbet geçecek, zamanla siz
ortama, insanlar size alışacak. birlikteki kıdeminiz artarken rütbeniz
de çavuş
olacak ve siz de ortam insanlarından biri haline gelecek, uçmakta
ustalaşan yavru kartalların havada hareket etmesi gibi askeri yaşam
içinde daha rahat hareket etmeye başlayacaksınız. hele son bir ayınızda
birliğin kralı gibi bir şey olacağınızı söyleyeyim de iyice götünüz
kalksın.
ama tüm bunların pek de önemi yok aslında. esas önemli olan, o zor
günlerde ve bağlı olarak takip eden askerlik yaşantınızda sizin nasıl
davrandığınız. “ben buraya layık değilim” anlamsız kibiriyle size
verilen angarya işleri küçümser, görevlerinizi yerine getirmekten
kaçınma yollarını arar, insanlara tepeden bakmayı alışkanlık haline
getirirseniz, o size dıştan “hoca” diye hitap edenler bile arkanızdan
küfreder, “amına kodumun poşeti” demekten geri durmazlar. ama
alçakgönüllü ve sorunlar karşısında metin olursanız, işten-görevden
kaçmaz, ama mümkün olduğunca kendinizi de ezdirmez, insanlara yardım
etmeye çalışır, özü sözü bir bir kişi olarak tanınırsanız, o yirmi
yaşındaki çocuklar size can-ı gönülden hoca derler; dertlerini,
üzüntülerini sizinle paylaşır, sizi başları üstünde taşırlar.
uzun dönem askerlerle ilişkilerinizde açık ama dikkatli olun. sizin
altı ayda geçip gittiğiniz askerliği on beş ay yapan, sizin gibi üç
kısa dönemin gelişini ve gidişini gören, komutanlar tarafından size
göre çok daha fazla ezilen bu insanlar, size karşı kafadan ve haklı
olarak bir miktar tepkilidirler. sakın ola ki, tekrar ediyorum sakın
ola ki “ama ben de dört sene üniversite okudum, öss’yi kazanacam diye
götüm düştü, bik bik…” olaylarına girmeyin. birincisi, bu muhabbet size
en ufak fayda sağlamaz; ve ikincisi, içlerinde düşünen birisi çıkıp da
eğitimde fırsat eşitliği veyahut eşitsizliği konusunda size okkalı bir
diskur çekerse o laflar götünüze kaçıverir. benim dönemimden bazı
poşetlerin başına geldi, oradan biliyorum. sizin yapacağınız şey sakin
olmak ve o dört senelik müthiş tahsil hayatınızın ağırlığını
davranışlarınızla hissettirmektir. adam gibi hareket eder, götünüzü
başınızı oynatmazsanız, zaman içinde insanlar size saygı duymaya
başlayacaktır.
üstlerle iyi ilişkiler kurmak ise bambaşka bir konudur. unutmayın,
komutanlarla konuşurken, daha doğrusu komutanlar size bağırırken
kullanmanız gereken iki anahtar kalıp vardır: “emret komtanım!!!” (yes sir) ve “emredersiniz komtanım!!!” (sir yes sir).
ünlemleri ne kadar çok bağırmanız gerektiğini anlayasınız diye üçlü
üçlü koydum. diyelim ki komutan size “git karargaha bak bakalım ben
orada mıyım.” veya “yarrak asker git bana iki demet kırmızıya boyanmış
osuruk düğümü getir.” gibi bir emir verdi, sakın ola ki “neler oloyor?
ben kimim? evrende yalnız mıyız?” tarzı sorgulamalara girişmeyin.
yapmanız gereken tek şey “emredersiniz komtanım!” diye avazınız çıktığı
kadar bağırıp topuklarınız götünüze çarpa çarpa koşarak ortamdan
uzaklaşmaktır.
ve buradan geliyoruz bağırma meselesine. bağırmak askerliğin
özüdür. üniversite mezunu, kültürlü, nazik ve iyi sevişen bir erkek
olarak en çok zorlanacağınız konu da muhtemelen budur zaten. askerde
alçak sesle konuşma, hatta konuşma diye bir şey yoktur. tekmil
verirken, emir verirken, emir alırken, bir işi, bir oluşu, herhangi bir
şeyi dile getirirken daima bağırmak esastır. sivil hayatta nasıl bağıra
çağıra konuşanlar etrafı rahatsız ediyor diye ayıplanıyorlarsa, askerde
de iyi bağıramayanlara kötü gözle bakılır, toplumdan dışlanırlar. hatta
acemi eğitiminin önemli bir bölümü bağırma üzerine kuruludur. başlarda
mutlaka zorlanacaksınız ama kendinizi zorlayın ve bağırın.
bağırmazsanız hayatta kalamazsınız.
nöbet ve içtima,
içtima ve nöbet… askerliği askerlik yapan bitmez tükenmez azot döngüsü.
içtima günde minimum üç adet ve ortalama yarımşar saat mal gibi bekleme
olayıdır. çaycı, çorbacı, genelkurmayın bütün bilgisayarlarını tamir
eden adam gibi ultra önemli bir göreviniz olmadıkça içtimadan
kaçamazsınız; ki sözü geçen görevler de genelde içtimayı özletir
niteliktedir; uyandırayım. tabi siz çavuş olacağınız için içtima bağlamak
adı verilen çok bilinmeyenli denklemle de karşı karşıyasınız ki,
söylenebilecek tek şey: şimdiden geçmiş olsun. nöbet içinse söylenecek
fazla bir şey yok, elde tüfek iki saat dikiliyor, yaklaşan olursa var
gücünüzle bağırıyorsunuz. uyumamaya çalışın. iki hafta disko beş
dakikalık uyku için gerçekten ağır bir bedel. denebilir ki, askerliğin
özü nöbettir, içtimadır.
askerliğin özü, mevsime göre değişir, ilkbahar ve yaz aylarında ot
yolma, sonbaharda yaprak toplama, kışın ise kar küremedir. ben yüksek
ihtisasımı ot yolma disiplininde yaptığım için biraz bu husustan
bahsedeyim. aman ot yolma deyip geçmeyin; askeriyenin nasıl hiçbir şeyi
sivil hayata benzemiyorsa, otları da benzemez doğal olarak. siz yüz
elli adam araziye yayılmış canla başla onları yolmaya çalışırken
kanlarının son damlasına kadar kendilerini savunan, elinizi başınızı
kanatan, parçalayan canavarlardır bunlar. alien’dır, zerg’dir, ne
bileyim ben tyranid’dir. bazen siz mi otu yoluyorsunuz, yoksa ot mu
sizi yoluyor şüpheye düşebilirsiniz; yapacak bir şey yok,
katlanacaksınız.
yukarıdaki üç paragrafı da okuduysanız anlamış olacağınız gibi,
askerliğin özü diye bir şey yoktur. belki de askerlik, zamanın gerçek
doğasını kavrayabilmemiz için tanrı’nın ve türk silahlı kuvvetleri’nin
bize yaptığı bir lütuftur. çünkü 24 saatin 24’ünü de, her dakikanın
ağır ağır geçişini hissederek idrak etme fırsatı sivil hayatta pek
karşınıza çıkmaz. belki shaolin eğitiminde olabilir, ama o da çok uzun
sürüyor.
fakat sonuçta o beş ay altı günden geriye kalan, terhisten
sonraki ilk günlerde sabah 06.30’da kalkıp sokağa çıkıp koşmak, gece
03.00’da kalkıp balkonda 3-5 nöbeti tutmak, yeşil giysi görünce midenin
bulanması, yerde ot görünce yolmadan duramamak gibi anomalilerdir.
korkmayın, zamanla geçiyor.
"bizim oralarda bir laf vardır: eşeği siken osuruğuna katlanır derler. anladınız siz onu." yüzbaşı muammer, ağustos 2004, ankara.
